
Selamlar
İlahiyat ortamında sohbet ederken birkaç kere konusu açılan ve insanların konuşmaktan ödlerinin koptuğu, sanki İslam'ın bir kusuruymuş gibi algılanan "Kölelik-Cariyelik Meselesi" kafama takılmıştı. Benim için çözümü gayet kolay anlaşılır ve basit bir mevzu iken ; bazılarını İslam'dan soğuma noktasına vardıran bu hususun neden bu kadar ürkütücü olarak algılandığını hiç anlayamadım, hâla da anlayamıyorum aslında.
Hayır, diyordum ki "ben mi kraldan çok kralcı-Kur'an'dan çok Kur'ancıyım da 'tedricen kaldırma' meselesini gayet iyi anlıyorum, yoksa insanlar benim göremediğim bir şeyi görüyor da ben mi hata ediyorum ?"
Birkaç kişiyle bu konuları konuşmaya çalıştım çevremde. İnsanlar bu konuyu ya konuşmak istemiyordu ya "o dönemin şartlarına göre inmiş ayetler kardeşim" diyordu ya da "olur mu öyle şey ya, Kur'an kaldırmıştır elbet" deyip de herhangi bir delil vs. sunmadan vicdan tatmini yapıyordu. Ben mi bir şeyi kaçıyordum acaba ? Bu konu bu kadar korkulacak, tarihsel denip geçecek ya da üstünkörü inkar edilecek bir mesele miydi ki ?
Hayır, ben bir şeyi kaçırmıyordum. Sadece insanlar bu tip mevzular hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığından ve konunun vitrininden sanki "Kur'an cariyeliğe ve köleliğe izin veriyor" gibi anlaşıldığı için bu mesele bu kadar büyütüldü ve İslam'ın başına patlayan kabak haline getirildi.
İşte bu yazıda kendimce kölelik ve cariyelik meselesinin Kur'an tarafından nasıl ustalıkla ve "olabilecek en mükemmel" şekilde tedricen kaldırıldığını anlatmak istiyorum. Bakalım mevzu o kadar sıkıntılı ve karmaşık mı yoksa bizim işgüzarlığımızdan dolayı mı bu kadar büyütülüyor ?
Cahiliye dönemi...
Ahlaksızlığın ahlak olarak görüldüğü, fuhşiyatın ticaret olarak kabul gördüğü, fakir ve yoksul düşmüş kimselerin ezilmesinin bir 'sosyal gereklilik' olduğu kazınmıştı zihinlere. İnsanlar için artık zulüm ; 'adalet' kılıfına bürünmüş zehirli bir bal, zorbalık ise 'ileri gelenlerin uygun bulduğu iş' halini almıştı.
O esnada, cahiliye dönemi Mekke sokaklarında terör estirir ve altın çağını yaşarken bir şeyler oldu. İnsanlar bazı şeylerin yanlış gittiğini fark ettiler. Toplandılar ve 'Faziletliler Birliği/Anlaşması' adında bir teşkilatlanma işine girişmeye karar verdiler. (Hılf-ul Fudul) İçlerinde toplumun ileri gelenlerinden bazıları olduğu gibi, toplum tarafından statüsü nedeniye pek hazzedilmeyen kimseler de vardı. İlk anlaşmayı ve buluşmalarını Abdullah b. Cüd'an'ın evinde yapan bu teşkilat, kendine bazı misyonlar edinmişti ; haksızın hakkı güç yetirildiğince savunulacak, insanları sömüren bu sistemin çarkına sokulabildiği kadar çomak sokulacaktı.
Mekke'de adaletin ilk adımları böyle atılmıştı. Toplum yine yozlaşmış halinde devam ediyordu elbet, bu teşkilat kurulur kurulmaz karanlık atmosferi toz pembeye çevirememişti ama insanlar ufaktan bazı şeylerin farkına varıyorlardı...
Bu teşkilat içinde herkesin elinden ve dilinden emin olduğu bir çoban da vardı. Bu çoban toplum tarafından "Emin" olarak vasıflandırılmış ve zorba kimselerin dahi hakkında olumlu düşünceler beslediği, Mekke'nin ileri gelenlerinden olan Haşimoğulları soyundan Muhammed (sav) adında birisiydi.
Muhammed ; çobanlık yaptığı için vaktinin çoğunu insanlardan uzakta ve tefekkür edebileceği yerlerde geçirirdi. Bu tefekkür süreçlerinde ; toplumun yozlaşan ahlakını nasıl düzeltebileceği üzerine kafa yorar ve kendince çözüm yolları arardı. Zaten istikametini Abdullah b. Cüd'an'ın evi kılan da bu tefekkür süreçlerinden doğan "bir şeyler yapma arzusu" idi.
30'lu yaşlarının sonlarına geldiğinde ise ; Hılf-ul Fudul gibi bazı yararlı işlerde bulunmuş olsa da, yaptıklarının hâla yetersiz olduğunu ve umudunun azaldığını farketti. Bu umutsuzluk ve hep "daha fazla ne yapabilirim" arayışı ; onu Hira Mağarasındaki derin tefekkür süreçlerine bağımlı kılmıştı tabiri caizse. Sürekli gider ve inandığı ilahtan yardım dileyerek "ne yapabilirim ya Rabbi ? Yol göster bana" diyerek niyazda bulunurdu.
İşte, takvimler bir Ramazan ayının Kadir Gecesini gösterdiğinde ; Muhammed'in Rabbine ısrarlı ilticası karşılık bulmuş ve Rabbi, Cebrail vasıtasıyla ona arayışta olduğu zihnindeki kayıp puzzle parçasını vahyetmişti ; "Oku, Yaratan Rabbinin adına/adıyla oku !!!" (96-Alak/1)
Artık Muhammed as için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı... Yapması gereken şeyin Rabbi adına ve Rabbi adıyla olması gerektiğini kavramıştı artık. Peki Rabbi adına nasıl hareket edecekti ? Rabbin adıyla hareket etmekten maksat neydi ?
İşte bu sorunun cevabı ; 23 yıllık Asr-ı Saadet olarak nitelenen o güzel zamanlarda gizli. Hz. Muhammed her gelen ayette Rabbin adıyla nasıl hareket edileceğini öğrenmiş ve Rabbin adına hareket ederek karanlığın ortasından bir ışık hüzmesi gibi geçmişti ashabıyla beraber...
Rabbimiz bu süreçte ; Şirk başta olmak üzere, faiz, hırsızlık, fuhşiyat, sosyal adaletsizlik vb. insanlık onurunu aşağılayıcı şeylere bir ket vurmuştu.
İsa as'dan beri vahyin gelmemesinden ötürü kararan, balçıklaşan, çirkinleşen insanlık ; Rabbimizin vahyi sonucu nur ile abdest almış ve fıtrat tazelemişti bir nevi...
Rabbimiz ; Kerim Kitabında yukarıda saydığımız bir çok zararlı unsuru bertaraf etmiş ve kat'i biçimde yasaklamışken ; İçki gibi zararlı bir şeyi tedricen (aşama aşama) kaldırmış, kölelik-cariyelik gibi bazı hususları ise her fırsatta kötü göstererek "ahlak ve fıtrat potasında eritme" yoluna gitmiştir. Peki bu ne demek ? Rabbimiz neden bazı şeyleri doğrudan kaldırırken, bazı şeyleri ise zamana yaymayı tercih etmiştir ?
İşte yazımızın asıl konusu olan "Kölelik-Cariyelik" meselesine buradan start veriyoruz...
Rabbimiz bu "tedricilik" metodu ile aslında bize harika bir ahlak perspektifi ve tebliğ metodu öğretiyordu ; "Her şey zamanı gelince yapılır. Bir kelebek için koza zahiren sıkıntı hükmündedir. Kelebeği ellerimizle kozasından kurtarmak görünürde hayırlı bir iş olsa da ; kelebeğin gelişimi tamamlanmadığından ötürü bu hayır gibi görünen iş aslında bir şerre dönüşecek, kelebeğin hayatında giderilemez facialar oluşturacaktır. İnsanlık da öyle ki ; bize koza gibi olup da sıkıntı gibi görünen bazı vakıa ve aşamaları atlatırsak, işin sonunda gelişimimizi tamamlamış olarak o güzel kanatlarımız ile arz-ı endam edebiliriz"
Rabbimiz bize, bizim kendimize güvendiğimizden çok daha fazla güvenmektedir ve o Alimlerin de Alimi ve Muallimi olan Zat biliyor ki ; Kendi vahyi ile emrettiği şeyden ziyade, insanlığın kendi fıtrat zemininde çözüme kavuşturduğu şeyler daha kalıcı ve etkili olmaktadır.
Şimdi gelin, Rabbimiz Kerim Kitabı'nda bu enfes metodu nasıl işletmiş ve çocuğunun kendi başardığı işi, ona öğrettiği şeyden daha kolay kavradığını fark eden ebeveyn misali ; bizi sürekli yönlendirmeler ile nasıl doğruya ulaştırıp da sanki "biz başarmışız" gibi hissetmemizi sağlamış ona bakalım...
Rabbimiz Kur'an'da ; kölelik ve cariyelik meselesine "nasıl yaparsınız bunu, utanmalısınız" diyerek sert bir giriş değil de, yaptığımızın hata olduğunu ; bunu yapmamızın meşru olmadığını belirterek "anlayıcı ve kısa vadede çözüm odaklı" bir giriş yaparak değinmiştir ilk kez ; "Biz ona iki göz vermedik mi? Bir dil ve iki dudak , Ona iki yolu ( iyi ve kötüyü ) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yemek yedirmektir, Yakınlığı olan bir yetime Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır." (90-Beled/13-17)
Bu ayetten anlıyoruz ki ; Erken dönemde inen bu surede Rabbimiz "Köle azat etmek" ile iyi ve kötü arasındaki farkı gösteriyor ve köle azat etmeyi kötülüğe dair aşılması gereken sarp bir yokuş olarak niteliyor. Dikkat edin, Kur'an'da hiç bir şey bu bağlamda kullanıldığı üzere 'Aşılması gereken bir sarp yokuş" olarak nitelenmemiştir ; ki bunu Kur'an 1200 yıl öncesinden kötü yol olarak gösterirken, 20. yy'a kadar devam eden kölecilik anlayışına sahip modern(!) toplumun bireyleri bunu göz ardı etmiş ve kölecilik gibi bir insanlık ayıbından ancak son dönemde nispeten uzaklaşmıştır. Peki bu ayetin indiği atmosferde durum nedir ? ; "Kölelik toplumsal bir realite şu aşamada, herhangi bir nass bağlamında ele alınmıyor ama bunun İslam ve fıtrat ile uyuşmadığını ; Müslüman bireyler için aşılması gereken sarp bir yokuş olduğunu bilin."
Sonrasında zaman içerisinde İslamiyet dalga dalga yayılmış ve ayetler toplumsal düzeni ıslah etmeye devam etmiştir. Dikkat ettiyseniz herhangi bir yasaklama gelmedi daha kölelik konusunda, sadece onun yanlış olduğu ve insanlığın aşması gereken sarp bir yokuş olduğu öğütlendi.
Devam edegelen süreçte şu ayet-i kerime inzal buyruldu ; "Bir müminin bir mümini, hata dışında öldürmesi olmaz. Eğer bir kimse bir mümini yanlışlıkla öldürürse, onun cezası mümin bir köle azat etmek ve öldürülenin ailesine teslim edilen bir diyettir. (Öldürülenin ailesi bağışlarsa o hariç.) Eğer ölen, mümin olduğu halde size düşman bir toplumdan ise, bu takdirde ceza bir mümin köle azat etmektir. Eğer sizinle aranızda anlaşma bulunan bir toplumdan ise, öldürülenin ailesine teslim olunan bir diyet ve mümin bir köle azad etmektir. Fakat kim bunu bulamazsa, Allah tarafından tevbesinin kabul edilmesi için iki ay peş peşe oruç tutmaktır. Allah her şeyi bilendir, hükmedendir." (4-Nisa/92)
Evet, köle azat etmek artık nass-ı din kapsamında ele alındı ve tavsiye aşamasından emir aşamasına geçti. Bu ayet indiğinde durum nedir ? "Köle edinmeniz hâla yasak değil ama köle azat etmek artık tavsiye değil din ve nass bağlamında emredildi."
Süreç bu şekilde devam eder ve yeni ayet-i kerimeler indirilirken, Medine döneminin sonlarına doğru bir ayet-i kerime daha inzal buyruldu ; "İnkar edenlerle, (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarına vurun! Onları iyice bozguna uğratınca, sımsıkı bağlayın. Sonra da ya karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakın. İşte böyle, eğer Allah dileseydi, onlardan kendisi intikam alırdı. Fakat, savaş sizi birbirinizle denemek içindir. Allah, yolunda öldürülenlerin çalışmalarını asla boşa çıkarmayacaktır." (47-Muhammed/4)
Evet, artık köle edinmek de nass-ı din kapsamında yasaklandı. Bu ayet indiğinde durum nedir ? "Artık köle edinmeniz size helal değildir, savaş esirlerini ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salın."
Ben iktisat okumadım ama gelin burada küçük bir hesap yapalım ayetlerin indiği süreç ile birlikte ; Nadir'in 1000 TL'si olsun. Nadir düzenli olarak aylık 1000 TL gelire sahip ama gideri yok. İlk ayet yani 90-Beled-13-17 indiğinde deniyor ki ; "Bak Nadir, 1000 TL gelirin var. Gelir elde ettiğin yer meşru değil ve senin için aşılması gereken sarp bir yokuş bu ama şimdilik herhangi bir yasak vs. yok. Sadece bu gelir elde ettiğin yerin hoş olmadığını bil şimdilik..."
Sonraki ayet yani 4-Nisa/92 indiğinde ise durum değişiyor ve deniyor ki ; "Bak Nadir, 1000 TL gelirin vardı ; artık cüz'i (100 TL diyelim mesela) bir miktar da giderin olacak. Yani artık her ay 1000 TL gelirin, 100 TL giderin olacak."
Mekke döneminin sonlarında inen 47-Muhammed/4. ayetinde ise durum Nadir açısından iyice zorlaşıyor ve deniyor ki ; "Bak Nadir, artık bu gayr-ı meşru yoldan gelir elde edemezsin. Ayet inmeden önce kazandığın yeter artık, bundan sonra her ay 100 TL giderin olacak ama gelirin olmayacak."
Sonuçta da en basit mantık ile ; musluğu kapatır ve gider deliğindeki tıpayı çıkarırsanız, lavaboda su birikmeyecektir.
Vel hasıl ; Kendi üzerimden örnek verdiğim [:)] misal üzere ; Kur'an ilk aşamada köleciliği olumsuzlamış, sonraki aşamada köle edinme-azat etme sistemini oturtmuş, nihayet 47-Muhammed/4 ile birlikte de "köle edinmek artık yasak, elinizdekileri azat edin" demiştir.
Kur'an bu işi zamana yaymış, "artık kölelik ve cariyelik meselesi bir kaç radikal ve siyak-sibak bilmeyen lafızcı kesim (Işid, Boko Haram vs.) hariç kimse tarafından uygulanmıyor ise ; Bu Kur'an'ın insanlığa koyduğu hedefin başarıya ulaştığını ve artık kölelik defterinin kapandığını gösterir."
Peki neden bu yol izlenmiştir ? "İçki de kölelik-cariyelik meselesi gibi tedricen kaldırıldı. İçki meselesi diğeri kadar önemli mi ki ?" şeklinde bir soru gelirse ne diyeceğiz ?
İçkinin toplum için -özelde Kur'an'ın indiği toplum, genelde tüm insanlık- ifade ettiği şey ile köleciliğin ifade ettiği şey aynı değildir.
İçkiyi aşamalı olarak kaldırdığınızda ; En son haram kılınan aşamada tüm içkiler imha edilebilir ve beyaz bir sayfa açılabilir.
Köleliği aşamalı olarak kaldırdığınızda ; En son haram kılınan aşamada tüm köleleri imha edemezsiniz :) Artık toplumda "mevali" (azatlı köleler) denilen yepyeni bir sınıf oluşmuştur. "Bu mevali sınıfının toplum içerisine adaptasyonu nasıl sağlanacak ? Bu sınıfın sosyal ve ekonomik alandaki konumu ne olacak ?" gibi birçok soruya muhatap olursunuz ; ki Kur'an'ın kölelik-cariyelik meselesini yasaklamayı bir sürece yayması da bu "adaptasyon sürecinden" kaynaklanıyor aslına bakarsanız.
Israrla söylediğim gibi ; Eğer Kur'an'ın koyduğu ölçütler bugün insanının Kur'anî yönlendirmeler ile ulaştığı sonuçlar ise, bu Kur'an'ın kendisine ve insanlığa koyduğu hedefe ulaşıldığını ve ucu "yeryüzünde kurulacak olan cennete" doğru uzanan merdivende bir adım daha atmayı başardığımızı gösterir.
Tedricilik genel anlamda budur ve "her şeyin yapılması gereken en uygun zaman ; zamanı geldiği zamandır" mantığının aslında "en mükemmel" yöntem olduğunu da anlatır bizlere...
Biraz da girişte de bahsettiğim "sanki İslam'ın ayıbı gibi üstü örtülmeye çalışılan meseleler" algımıza değinip bitireyim yazımı...
Bakın, elimizde bulunan bu iki kapak arasındaki 6000 kusür ayet ; Her şeyi hakkıyla bilen yani Alim olan Rabbimizden gelmedir hepimizin iman ettiği üzere.
Rabbimizin madden Muhammed as'a, manen bize 20-Ta Ha/2 ayetinde buyurduğu üzere "Biz sana bu Kur´an´ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik." Elimizde bulunan bu Kerim Kitap bizi sıkıntıya sokmak için değil, bilakis sıkıntılarımızı çözmek ve içimizi ferahlatmak için indirilmiştir. Buna iman etmek zorundayız eğer Kur'an'ın ALLAH'tan geldiğine iman ediyorsak...
O yüzden, bize yöneltilen belli başlı eleştirilere karşı kendi yetersizliğimiz ya da o an için o bilgiye vakıf olmamamızdan ötürü sanki Kur'an'da eksik/gedik varmış gibi bir izlenime ve ruh haline kapılmamız müslümanca bir tavır olmayacaktır. Rabbimiz boşuna "Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır." (2-Bakara/2) buyurmuyor.
Bize düşen ; eğer anlayamadığımız bir konu varsa, "Rabbim mutlaka bu konuda en doğrusunu buyurmuştur" mantığıyla mutlaka onu detaylıca araştırmak olmalıdır. Sonuçta Rabbimiz "Oku, Yaratan Rabbinin adına/adıyla oku !!!" (96-Alak/1) buyurmuş.
Öyleyse müslümanlar olarak ; Yaptığımız her işi Rabbimizin adıyla/izniyle/onayıyla/rızasıyla yapmalı ve yaptığımız her hareketin müslüman kimliğimiz, dolayısıyla ALLAH adına olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz.
Rabbim bizi bu bilinçten ayrılmayanlardan eylesin ve ayaklarımızı-kalplerimizi dini üzere sabit kılsın.
Comments